Biz Nerede Hata Yaptık – Dücane Cündioğlu

1998 yılına ait Altınoluk dergisi ile Dücane Bey’in ropörtajından önemli kesitler :

  • Hangi Noktada Yaralandık
            Altınoluk: O zaman 28 Şubat sürecinden önce ve sonra size göre müslümanlar hangi noktalarda yaralandılar? Genel bir muhasebe-i nefs te olmuş olur bu. Hem fert olarak hem toplum olarak. Aslında bu toplumsal gelişmeleri değerlendirirken daha ziyade ferde inebilsek.
            Cündioğlu: Haklısınız. Zaten müslümanlığın bu denli siyasallaşması, müslümanın ferdi şuurunu, bizzat şahsi muhasebesini hep ertelemesine ya da önemsememesine yol açtı. Bu hep böyle olmuştur. Çünkü siyasallaşma bir nevi toplumsallaşma demektir. İnsan toplumsallaştıkça bakışlarını, nazarını, kendisine değil dışarıya yöneltir. Nazar harice yöneldiğinde nefsin zaafları boş kalır. Bu tıpkı, savaş için yurdunuzdan dışarı çıktığınızda evi boş bırakmanın gibi birşeydir. O bakımdan aşırı, abartılı bir siyasallaşma bunun beraberinde aşırı bir toplumsallaşmanın oluşmasına yol açmıştır. Bu da müslümanın evini, kalbini biraz boş bırakmasına, ihmal etmesine, ertelemesine yol açmıştır. Yani “müslümanlar bir başarıya ulaşsınlar, biz bunları sonra hallederiz” gibi bir yanlış düşünce ortaya çıkmış, karşı tarafı, dışardaki düşmanı yenersek, içerideki düşmanı yenmek kolay olur zannetmişlerdir. Ama esas itibariyle bu doğru değildir, çünkü içerdeki düşman, evdeki düşman mağlub edilmedikçe, dışardaki düşmanını mağlub etmek mümkün değil. Çünkü bizim hariçteki zaferimiz dahildeki zafere bağlıdır. Kalplerinde, vicdanlarında, fikirlerinde, nefislerinde şeytanı yere yıkamayanlar, dışardaki şeytanları yıkabilirler mi? O bakımdan cihad-ı ekber / cihad-ı sağir meselesini hatırlayalım burada. Müslümanlar dışarıya karşı yıllardır, en azından bu yüzyılı nazarı itibara alarak söylüyorum, bir mücadele verdiler, bir mücadele veriyor göründüler. Fakat asıl düşmanı, kendi içlerindeki düşmanı ziyadesiyle ihmal ettiler.
  • İslâm’ı İdeoloji Haline Getirmek
            Ben şimdi 80 sonrasında, bilhassa Özal döneminde müslümanların biraz şımardıklarını, ahireti, öte dünyayı, kendi nefislerini biraz ihmal ettiklerini ve belki de bundan dolayı şimdi bu sıkıntılarla başedebilecek gücü kendilerinde bulamadıklarını düşünüyorum. Biz eğer kendimizle mücadele edebilmeyi ihmal etmeseydik, dışardan gelecek sıkıntıların pek önemi olmazdı.
  • Oysa İslâm dini beşikten mezara niteleyebileceğimiz kocaman bir zaman diliminde, asırlarca, müslümanların bütün dönemlerinde onlara hitap etti. Beş yaşındaki çocuğun da dinle irtibat kurabileceği bir dili oldu. 20 yaşındaki bir gencin de, 70 yaşında yaşlı bir ihtiyarın da dinle irtibatını kurabileceği bir form oldu. Belki de biz müslümanlar kendi yaşadığımız dönemi, kendi yaş durumumuzu o kadar çok merkeze aldık ki, öyle bir islâmcılık dili ürettik ki bu dilin müşterileri, alıcıları sadece üniversite öğrencileri oldu. Ama üniversiteden sonra, iş hayatına atıldığımızda, yaşlandığımızda, bu kadar dışa yönelik, bu kadar hep başkalarını hesap ederek bir dil oluşturmak, bizim kendimizi fark etmemizi, kendimizi hesaba çekmemizi engelledi.
  • Çünkü hep başkalarını dikkate alarak bir dil oluşturduk. Fakat akşam kendi kendimizle başbaşa kaldığımızda bizzatihi kendimizle nasıl konuşacağımızı bilemez bir duruma düştük.
  • Yani zihnindeki dünya ile yaşadığı dünya arasında sürekli çatışan bir bilinç durumu içindeyiz.
  • Bütün dönemler zor dönemdir dememin sebebi şu; insanoğlu var olduğundan beri, muvahhid insanların, mü’min insanların zihinlerindeki dünya ile yaşadıkları dünya arasında hep bir çatışma oldu. Bu çatışmanın olması gayet tabii.
  • Altınoluk: O zaman muhasebe-yi nefs noktasında müslümanların sistemin laiklik uygulamalarına karşı bazı eleştirileri ve talepleri oluyor. Bunu ne derece haklı buluyorsunuz?
            Cündioğlu: Ben bunları hep tebessümle seyrettim. Yani karşımızda bizimle pazarlık yapmayı kabul edecek bir muhatap bulunduğunu sanıyoruz, ya da daha doğrusu şöyle söyleyelim, bizi pazarlık yapılabilecek bir muhatap kabul eden bir taraf olduğunu düşünüyoruz. Ve öne bazı şeyler sürüyoruz. “Şunları isteriz, bunları istemeyiz” gibi. Böyle bir şey olmadı. Bu böyle pazarlık yapabilecek iki tarafın olduğunun zannedilmesinden çıkarları olan kesimlerce hep böyle gösterildi. Niçin acaba ortada pazarlık yapabilecek iki taraf olmadığı halde, iki taraf varmış gibi görünüyor. Çünkü müslümanlara hep bir mevzi kazanabilecekleri telkiniyle, ellerindekinin bazılarından vazgeçmeleri istendi. Yani meselâ müslümanlar başörtülü olarak okullara girmek karşılığında, “başkaları isterlerse çırılçıplak dolaşsın, plajlarda istediklerini yapsınlar bizi ilgilendirmez” dediler.          Dememeleri gereken, yapmamaları gereken bir şeyi yaptılar ve münkere, fahşaya ilgisiz kalacaklarını beyan ettiler. Oysa “emri bil ma’ruf – nehyi anil münker” vazifesiyle mükellef bir mü’minin, münkeri ve fahşayı tebcil etmesi, onu görmezlikten geleceğim deme şansı, hakkı yoktu.
  • İnandığımız ilkeler zayıflatıldı, sulandırıldı. Bunun karşılığında da karşı tarafın bize bazı şeyleri lutfedeceği umuldu. Ama böyle olmadı. Tam tersine biz hep verdiklerimizle kaldık. Bu arada bizi güçlü kılan haysiyetimizi, bizi dirençli kılan inançlarımızı terketmiş demeyelim ama zayıflatmış olduk.
  • O da şu; bu çocuklara buralarda ne öğretiliyor? Bu çocuklar buralarda ne tür alışkanlıklar kazanıyor? Bugün müslüman kızlar için iyi bir anne olma, iyi bir eş olma, hatta bir çoğunu kızdıracağım ama, iyi bir ev hanımı olma düşünülmesi gereken en son şey halini aldı. Şimdi insanın aklına şu geliyor, hatta geliyor değil biraz da böyle, bu kızların önemli bir kısmı anneleri gibi olmamak için, ev kadını olmamak için, sokağa çıkmak için bu kavgayı veriyorlar.
  • Biz yüzümüzü dünyaya çok fazlasıyla yönelttik ve Allah’ı ihmal ettik, terkettik. Bu Kur’anî bir tabirdir. Allah’ı unutmayın Allah da sizi unutmasın denir.
  • Ropörtajın tamamına ulaşmak için tıklayınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir